otcan

Jun 05

Bir Arkadaşımın Paylaşımı

Bugün İstanbul ve Ankara’da polis şiddeti bir miktar azaldı, herkes buruk da olsa bir miktar mutluluk içinde. Ancak henüz somut bir kazanımın elde edilmediğini unutmayın.

Direnişle ilgili yazmak isteyip yazamadığım ya da vakit bulamadığım birçok şey var, ancak başlangıcından itibaren sık sık şekil değiştiren ve çeşitli grupların etkisi altına sokulmaya çalışan bu hareketle ilgili söylemek istediğim şeyler var (benzerlerinin paylaşıldığını gören olmuştur, bir de ben kendi ağzımla söylemek istiyorum).

- Bunun hiçbir ideoloji tarafından yönlendirilmeyen bir halk hareketi ve demokrasi arayışı olduğunu unutmayın. Ben solcu grupların, bozkurt bayrağı taşıyan milliyetçi bir grubun ve “mülk Allah’ındır” flaması taşıyan bir grubun en önde polise karşı yan yana direndiğine kendi gözlerimle şahit oldum. 

- Atılan sloganlara dikkat edin, “ibne” diyerek aşağıladığınızı düşündüğünüz LGBT’lilerin, şimdiye kadar TV’de gördüğünüzde “anarşist bunlar” deyip geçtiğiniz solcuların (solcu =/= CHP’li), siz Tunalı’da “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” diye şen şakrak yürürken bir anda yan sokaktan arkanız sarılmasın diye barikat kurduğunu, sürekli olarak ortalığı kolaçan etmeye çalıştığını, atılan milliyetçi ya da ayrıştırıcı sloganlardan rahatsız olsa da sesini çıkarmadığını bilmiyorsanız bile benden öğrendiniz.

- Şimdiye kadar apolitik takılıp tek bir eyleme katılmadığınız halde bir anda gaza gelip maskeyle, gözlükle meydanlara düştükten sonra yaşadıklarınızın medya tarafından hiç sallanmadığını, hatta çarpıtılarak yansıtıldığını görünce şaşırdıysanız aynı şeylerin yıllardır yaşandığını ve gerçek olduğunu düşündüğünüz şeylerin aslında pek de gerçekle bağdaşmadığını da fark edin.

- Bilgi kirliliğine dikkat edin, teyit edemediğiniz bilgiyi paylaşmayın. Neyi savunursanız savunun gaza gelip yalan yanlış şeyleri yaymaya kalkmak savunduğunuz şeye zarar verir.

- TRT falan izlemeyin, Meksikalı kartellerin birbirini boğazladığı videoyu “Esad halkına zülum ediyir” diye verip suçüstü yakalanmaktan utanmadılar, şimdi de seçmece eylemci/eylemci görünümlü sivil polis ve flash tv’nin “gerçek kesit”inden hallice müsamereler yayınlıyorlar eylemlerle ilgili.

- Penguenleri sevin, koruyun.

- Tırssanız da eyleme gidin, biz de tırsıyoruz merak etmeyin. Dün AKP, hükümet, Erdoğan’ı eleştirirken bugün meydanlarda sizin hakkınızı savunanlara hala anarşist, yoldan çıkmış vs. gibi yakıştırmalar yapıyorsanız sizin bu yaptığınıza ne denir benim pek fikrim yok.

- Olayları ana akım medyadan öğrenen büyükler, yaşlılar, “sokaktaki halk”a düzgün bir dille neyin ne olduğunu anlatmaya çalışın, internet erişimi olanlara (internetle içli dışlı olanlara) olayları twitter’dan #direngezi #direnistanbul #direntaksim #direnankara #direnizmir #direndersim vb. hashtag’leri aratıp bilgi edinmeleri konusunda yol gösterin. Ancak bu bilgilerin de 100% güvenilir olmadığını, teyit edilmeleri gerektiğini hatırlatın.

- Erdoğan ülkeden gittikten sonra büyük şehirlerde yumuşayan havaya rağmen Adana, Antakya, Dersim (sizi mi kıracam, Tunceli) gibi yerlerde polis şiddetinin ve çatışmaların son bulmadığını unutmayın.

Son olarak eklemek istediğim tek şey var: keşke biraz daha özgürleşebilmiş olsaydık da ben bunu işimden olurum gibi korkulara girmeden herkesle paylaşabilseydim.

Jun 04

Nasıl Apolitik Hissetmeyi Bıraktım

Sol görüşlü bir aileden geliyorum. Atatürk’ü seven, Cumhuriyeti seven, ama sol görüşlü olan.

Annem ve babam ODTÜ mezunları. Dostlarımız da öyleler. Çok aktif değillermiş. Ama bir ODTÜ öğrencisi ne kadar aktif olmayabilir ki…

Bilirim. O duruşu, o geçmişi çok iyi bilirim.

Masada otururken defalarca Hasan Tan’ı konuşmuşuzdur. ODTÜ tarihinin boykotlarını, Komer’in arabasını, yürüyüşleri, fraksiyonları, gözaltıları, işkenceleri…

Lise öncesi komünist marşları bilirdim. Çav Bella’nın gazını bir başka alırdım. Kanlı Bir Mayıs’ın nasıl olduğunu, o zamanlar nasıl bir dehşete düştüklerini, etrafın ne kadar korkunç olduğunu annem anlatırdı.

Siyaseti okumaya çalıştım hep. Ecevit’in neden AB’ye karşı çıktığını, Demirel’in nasıl bir insan olduğunu, 80 sonrası Özal’ın nasıl yükseldiğini okumaya çalıştım.

Soğuk savaşı anlamaya çalıştım. Dünya bu kadar değil dedim. Kim ne demiş diye okumaya çalıştım.

İşte bu şekilde giderken, Üniversite’de ilk defa kendime bir şey söyledim. Türkiye’deki (ve dünyadaki) ana akım partiler ve marjinal partilerden hiçbirisi beni ifade etmiyordu (ki bunun tek istisnası LDP olabilirdi, ancak endgame’i olmayan bir parti olduğu için olmuyordu)

Bu şekilde düşünürken hep sordum: Bu insanlar 60’larda, 70’lerde, 80’lerde nasıl gaza gelip bağırıyorlardı? Nasıl böyle bir partizanlık vardı? Kimler öldü? Kimler kaldı? Bunlar salak mıydı neydi? 

Sonra dedim ki, yok be, bu ülkenin içinde aklı olup komünist olacak kimse olamaz. Faşist olacak kimse zaten olamaz. İşte bu CHP AKP gidiyorlar, bir yere de varamazlar.

AKP politikalarının çoğuna karşıydım. Ama eleştirecek bir gücü, direniş gösterecek bir cesareti kendimde bulamıyordum. Türlü dernek ve kuruluşun okumalarını okuyor, Sırrı Süreyya ve Ertuğrul Kürkçü videoları paylaşıp kendimi iyi hissediyordum. Arkadaş arasında iktidara, hükümete karşı hafif hakaretlerde bulunuyor, ama özünde umursamıyordum.

Çünkü Küsmüştüm. Konuşmuyordum.

Gezi Parkında biber gazından ağlayan adamları görünceye kadar.

Bu ülkenin bu politikası, artık beni öyle bir noktaya getirmiş ki, küsecek halim kalmamış. Konuşmak gerekiyormuş.

Sadece oturmak için gittiğim Taksim’de dışarıda herhangi bir polis açıklaması olmadan, dağılın bile denmeden, yaşlısı genci binlerce kişi 10 dakikada bir biber gazı yiyorduk.

O biber gazları bana çok iyi geldi.

Artık çalışmadığım bütün zamanlarda Taksim’deyim.

Çünkü artık hiç apolitik hissetmiyorum.

Jun 01

Neden Taksim’deydim

Taksim Gezi Parkı sevmediğim bir yer değil. Ama itiraf edeyim, yıkılıp yıkılmaması konusunda pek derin duygular beslemiyorum.
Daha önce belirttiğim gibi, nükleer destekçisiyim. HES’lere destek veriyorum ve özelleştirmeleri destekliyorum.
Kendimi hiçbir siyasi partiye yakın hissetmiyorum. Buna yeşiller ve korsanparti de dahil.
Protesto, gösteri, yürüyüş, eylem falan genelde kaçtığım şeyler. Emin olamazsam çekinirim. Korkuyorsam söylerim. İnsanlar için endişelenirim.
Bunlara rağmen, dün saat 04:30’a kadar Taksim’deydim.
Benim İçin orada bulunmamın,
  • Gezi Parkı ile ilgisi yoktu.
  • Polis şiddetiyle ilgisi yoktu.
  • Valilikle bir ilgisi yoktu.
  • Bir partinin iyi/kötü reklamını yapmakla ilgisi yoktu.
  • Hatta AKP dahil herhangi bir parti ile bile ilgisi yoktu.

Orada bulunmam, basit bir şekilde, demokrasi ve insanlığa duyduğum saygıdan dolayıydı. İlerleyen saatlerde de bu ülkenin güzel insanları için orada durmaya devam ettim.
  • Bir ülkenin işleyişinde böyle bir tek adamlık var ise,
  • Dönercisinden çiçekçisine herkes “devlet ne isterse o olur” demeye başladıysa,
  • Liberal söylemlerle ortaya çıkan grup burnunu kadından alkole bulabildiği her alana sokuyorsa,
  • Partinin il başkanı “artık liberallerle işimiz kalmadı.” diye konusabiliyorsa, ve bu haber bile olmuyorsa,
  • Bir mayıs ayı içinde en az 3 gün insanların yaşadığı, dolaştığı, yürüdüğü ve konuştuğu yerler biber gazı ve polis şiddeti doluyorsa
  • Bütün  bunlar normalleşmeye başlamışsa …


Ortada yanlış giden bir şeyler vardır.
Düzeltilmesi gerekir.
Vatandaş olarak orada olmak görevimdir.
İşte hiçbir şey için değil, bunu söylemek için oraydım. Polisten, şiddetten uzak, sabaha kadar söyledim.
Söylemeye devam edeceğim.
May 17

Annem ve Magic the Gathering

Geçen gün annemle konuşurken tekrar bir konu açıldı. Dedi ki, “Sen küçükken o Magic kartlarını durmadan alırdın, hep alırdın”.

 

Öncelikle hatırlamayanlar için Magic the Gathering’in ne olduğunu hatırlatayım. Oyun, 90’ların ortalarından beri Türkiye’de ve Dünya’da  popüler olmuş, fantastik öğeler içeren bir koleksiyon-kart oyunudur.Özet olarak kart satın alıp deste kurarsınız, sonra da bu destelerle rakiplerle oynarsınız.

Magic’in muadilleri olan pokemon ve benzeri deste satın almalı oyunlarla mutlaka bir yerlerde karşılaşmışsınızdır. Oyun hala oynanıyor, hatta online olarak bile oynanıyor. Eğer incelemek isterseniz hafif bir google’lama yeterli olacaktır.

Annemin Dediği doğru. Hep alırdım. Her hafta 2-3 tane “booster pack” mutlaka alırdım. Acımasızcasına. Bazen abartıp çok daha fazlasını alırdım hatta… 

Magic the Gathering’e başlamam, devam etmem, oynayarak geçirdiğim zaman, evde kartlarımı düzenleyerek geçirdiğim zaman, hakkında konuşarak geçirdiğim zaman, üzerine kurduğum arkadaşlıklar, üzerine bozduğum arkadaşlıklar, düşünerek başarılı olduğum sınavlar, başarısız olduğum sınavlar, oyun gruplarım, hırsızlıklar, kıskançlıklar, büyümeler, oyunu yavaş yavaş bırakmam, hepsi üzerinde saatlerce konuşabileceğim konular.

Ama annem bana bunu söyleyince aklıma gelen, bambaşka bir şey oldu.

Ben o kartlarla o oyunları oynuyordum. Deli gibi para harcıyordum, öyle az buz bir şey de değildi, (veya bana öyle geliyordu). Deli gibi zaman harcıyordum ve çok mutluydum.

O dalalet içinde, hayatım Magic idi. İngilizce bilmezken bütün kartların anlamlarını biliyordum. Kendimi bilmezken bütün kartları biliyordum.

Annem bu halimi görüyor, ve mutluluğuma seviniyordu. Öyle bakıyor, büyümemi bekliyor, anlayabildiği kadarıyla destek oluyordu.

İşte, bu kadar sene boyunca benim o konsantre oyun-aşkımın ortasında hiç yapmadığım bir şeyi yaptım ve onun gözünden baktım. Kuşkusuz, ben de annemin yerinde olsaydım yine benzer şeyleri yapardım, ama acaba nasıl hissederdim diye anlamaya çalıştım. Sevgi, küçümseme, acıma, mutluluk, şaşkınlık, hayranlık… Hepsi bir arada. Çok ilginç. 

Sonra şöyle bir düşündüm ve ortaokul yıllarıma ait hatırladığım en mutlu anılarımdan birinin annem ile birlikte 1998 Cumhuriyet Bayramı kutlamalarında aldığımız Urza’s Saga destesinden çıkan Serra Avatar olduğunu hatırladım.

Aslında mutluluğumun sadece o kart olmadığını düşündüm. Teşekkür ettim. 

Yine teşekkür ediyorum. Dünyanın neresinde olursa olsun başkalarını anlamaya çalışan ve onlara destek olan insanlar, iyi ki varsınız.

Jan 04

Life of Pi - konusu ve fazlası

Life of Pi’yi dün izledim.

Hani hayvanlar falan zaten muhteşem. İki tane fil, bir tane zebra görsem yeterince mest oluyorum.

Bu filmde okyanus, adalar, gökyüzü, hayvanlar, ne ararsan var. Görsellik çok başarılı. Neredeyse 3D izlemenin verdiği acıyı bile unutturdu.

Ama bu filmi sadece görselliği ile değerlendirmek çok büyük bir haksızlık olur.


Resim 1: İşte filmde bu çocuk ve bu kaplan denizde yalnız kalıyorlar.


Daha büyük bir haksızlık ise, bu filmi sadece bir çocuğun okyanusta hayatta kalma hikayesi olarak görmek olur.

Bu film, insanın kendisiyle, inanışlarıyla, beklentileriyle, ailesiyle, çocukluğuyla hesaplaşması.

Kendisine aynı soruları tekrar tekrar sorması, kaybolması, kendisini bulması ve inanması.

Bu yüzden, Life of Pi, çok daha fazlası…

Dec 08

Başıma Kayak Yapmak Geldi

Anlatmayı en çok sevdiğim şeylerden birisi yollarda başıma gelenler. Hep bir şeyler oluyor, her seferinde bir macera yaşıyorum. Macera dediysem, olumlu mu olumsuz mu siz karar verin.

Bir önceki Romanya seferim için “Başıma Romanya Geldi” yazıma bakabilirsiniz. O bir garip, bu başka bir garip. 

Şimdi önce alttaki resimle başlayalım. Soldan ikinci (havaya bakan) adam benim.

image

Şimdi bu adam nereye bakıyor dediğinizi duyar gibiyim. Açıkcası nereye baktığımı bilmiyorum. Bir şekilde oldu. Ama hikayemi dinleyince bana siz de hak vereceksiniz.

Başlangıç: Hadi Avusturya’ya gidelim

Şimdi Aralık ayı başında kayak yapmak güzel oluyor. Bir araya geldik, hadi gidelim dedik. Biletleri, izinleri, her şeyi ayarladık, ve 28 Kasım - 2 Aralık için biletlerimizi aldık. Geçen sene de gitmiştik, Stubai güzel bir yer dedik. fiyat falan da uygun (Uludağ’dan ucuza geliyor, FYI) hazırız. 

Vizeler ve Vizeler

Seyahatlerin en büyük sıkıntısı vizeler. Benim için hava hoş, iş için seyahat etmem gerektiği için 6 ay 6 ay alıyorum vizeleri ve giriş çıkışta bir sorun yaşamıyorum. Almanya vizesi normalde en zor (ve en mantıksız) vizelerden birisi. Almanya vizesi olduğu zaman Avrupa’da bir yere girememek baya zor.

Ancak arkadaşlarım kolay olsun diye vizeleri Fransa’dan falan aldılar. Ki bu arada pasaportlar vize manyağı, en boş pasaportta 3-4 giriş çıkış var. Ki zaten bir araya gelmiş 6 kişi herhalde bir ülkeye kaçak olarak girmeye çalışmıyordur, değil mi? İnsanlar hiç olmazsa bunu düşünür demiştik.

Almanya’ya giriş

Münih’e uçağımız Çarşamba saat 21:00 gibi iniyor ve 6 kişi uçaktan inmeye çalışıyoruz. Karşımızda pasaport polisi. Arkadaşlarımın benim Almanya konuşabildiğime yönelik bir inançları olduğu için beni önden yolluyorlar. Adama “Abi biz kayak yapmaya geldik.” demem hiçbir işe yaramıyor. Adam bakıyor bizim pasaportlara, bu vize Almanya’dan, siz bununla Avusturya’da kayak yapamazsınız diyor. Amacı belli değil. Biz Schengen diyoruz, o “there is no Schengen” diyor. Biz diyoruz tatil, o olayı 10 dakika daha uzatıyor. Bu arada hani hala uçaktan yeni inmişiz, gerçek pasaport sırasında bile değiliz. Adam arada sizin pasaport Fransa’dan falan da diyor arkadaşa, o noktada böyle biz baya iyiyiz. Adam en sonunda artık ne olduysa geç aman geç diyor, biz de mutluluk içinde geçiyoruz. Acıklı olan, aynı muhabbeti birebir olarak bir de gerçek pasaport sırasında yaşamamız oluyor. Orada da bir 20 dakika geçirdikten sonra bagaj alımına geçebiliyoruz.

Başıma Geldi: Bagajım Yok

Bagajların döndüğü yere geliyorum ve bir bakıyorum ki bagajım orada. Yaklaşıyorum, bir bakıyorum, bagaj benim bagajım değil. Oysa benim bagajım son derece dikkat çekici bir turuncu, son derece farkedilebilecek bir bagaj. Anlaşılan o ki, kadının birisi biz pasaport polisiyle muhattabiyeti kurmuşken kendi bagajı yerine benimkini almış.

Kadının telefonu bagajının üzerinde yazıyor, arıyoruz ama nafile. Zaten 3 günde toplam 20 kere aramış olmama rağmen cep telefonunu bir türlü açmıyor. Herhalde yabancı numaralara karşı bir fobisi vardı.

Hemen kayıp bagaj yerleşkesine gidiyoruz ve oradaki kadına durumu anlatıyoruz. Kadın bu her gün en az 3 kere oluyor diyor ve benim kaydımı alıyor. Yanında bir de overnight kit veriyor, içinde böyle minik deodorant, şampuan falan var (birisi burada anlatmış kiti). Bagajımın kaybolmasına aramızda en az üzülen ben oluyorum, arkadaşlarımın hepsi orayı komple ayağa kaldırmaya hazır. Sonuçta kadın muhtemelen yarına bagajınız otelinize gelir, gelmezse siz elbise kiralayın, biz parasını öderiz diyor ve bizi yolluyor.

Avusturya’ya giderken, solda, güneş çoktan batmıştı

Yol öncesi market alışverişimizi de yapıyoruz ve ilk olay arabayı otoparkta yaklaşık 25 dakika aramamız oluyor. Sonuçta araba fişinde yazan bir şeyi yanlış okuduğumuz ortaya çıkıyor. İkinci olarak da kiraladığımız GPS bir 25 dakika boyunca çalışmıyor. Münih’ten Stubai yaklaşık 150 dakika sürüyor. Çok mutlu bir şekilde o yolları gidiyoruz. O kadar hazırlıklıyız ki, Avusturya’ya girerken otoban sticker’ımızı bile alıyoruz. Otelimize vardığımızda saat 02:30 olmuş oluyor.

Senin otelin benim otelim

Otelimize varıyoruz, ama resepsiyonda kimse yok. Bakınıyoruz, ses ediyoruz, karşıki otele gidiyoruz, hala kimse yok. Bu arada benim üzerimde tişört var falan. Hafif üşüme falan, dışarısı -4 derece, kar yağıyor, şahane. Otelin üst katına bir bakalım diyoruz, orada bir bakıyoruz ki odaların üzerinde anahtarlar var. O rahatlıkla bir odaya gidiyoruz ve rahat rahat yayılıyoruz. Aşağıya da ben bir not bırakıyorum, abi özür dileriz, sizi bulamadık biz geçtik diye. 03:30 gibi yatıyoruz, hadi bakalım diyerek.

Ama o otel bizim değilmiş!

Sabah kalkınca acı gerçeği farkediyoruz. Yanlış oteldeymişiz! Kadınla çat pat Almanca konuştuktan sonra anlıyoruz ki bizim gelmemiz gereken otel yandaymış ve biz onu görmemişiz. Kadın bize diyor ki, ben hallettim, para vermeyeceksiniz, sadece bavullarınızı toplayın ben sizin için bavulları taşıtacağım. Ben benim bavulum yok demiyorum, diyemiyorum. Danke schön diyerek ablanın yanından ayrılıyoruz. Akşam döndüğümüzde ablanın bıraktığı Almanca notu çözüp yeni otelimize yerleşiyoruz, ve happy ending.

Kredi Kartım neden çalışmaz?

Malzeme kiralarken bir bombayı da kredi kartımda yaşıyorum. Çekmiyor. Limitim var, her şeyim var, ama çekmiyor. Arkadaşlarım bu durumda bana baya bir arka çıkıyorlar, ki tişörtlerim, kiyafeftlerim, her şeyim onlardan zaten. İşte bu yüzden arkadaşlı tatili çok seviyorum.

Daha sonra anlaşılıyor ki, ben kredi kartımı bankamatiğe sokmalıymışım. Bu olayı yapıyorum ve çalışmaya başlıyor. Arkadaşlarım sağolsun.

Kiralık kiyafet ile 2 gün kayak!

Bagajım 2 gün geçiriyorum ve açıkcası anlıyorum ki, Avusturya’ya donla gelseniz bile kayak yapmak çok mümkün (ama donla gelmeyin, soğuk). Azimle Lufthansa’nın kayıp bagaj masasını aradığım halde ses yok. Artık bagajım için alacağım 500 euro’nun planlarını yaparken cuma akşamı kapı çalıyor, bir adam “Merhaba” diyor, çantamı bırakıyor, “İyi Akşamlar” diyor ve gidiyor. Hislerim garip, ama mutluluğa en yakın diyorum ve kiyafetlerimizi giyip Innsbruck’ta dönerli pizza yemeye gidiyoruz.

Olay Bagajmış

Bagajımı geri aldıktan sonra Cumartesi ve Pazar günleri significant bir gariplik yaşamıyoruz. Aslında oldukça güzel geçiyor. O mutluluk içinde size tavsiye edeceklerim, Innsbruck’a gidecek olursanız Hofgarten’a veya Stadtcafe’ye mutlaka gitmeniz. 

Yani

Yani, en basit tatilim bile böyle oluyor. Ancak bu tarz şeyler tatilimizin tadı tuzu biberi demek en mantıklısı.

Canım arkadaşlarıma ve orada ve burada bize yardım eden herkese teşekkür ediyorum, ve herkese diyorum, gülümseyin.

Böyle en güzeli…

Nov 14

Küçükken korktuğum (ve artık çok korkmadığım) üç şey

Çocukluk dönemi sanrıları fena oluyor. Hani ne nedir tam anlayamamışken, tam da ortamda yeniyken, Aristo gibi dümdüz allahneverdiyse çıkarımlarını yapıyoruz.

Çıkarımlarımızın pek doğru olmadığını anlamak se biraz zaman alıyor.

Hepimizde farklı çıkarımlar olduğundan eminim. O yüzden, dümdüz dalıyor, kendiminkileri sizlerle paylaşıyorum.

1- Büyüdüğümüz zaman korkunç derecede sıkıcı insanlar olacağız. Hep sıkılacağız.

Evet efendim. Tam olarak bundan korkardım. Etrafımdaki büyük insanlara bakıp bunların bizler kadar eğlenmediği gibi bir sonuç çıkartırdım. Sonuçta yaş biraz küçükken oyuncakla oynamak diye bir şey bile vardı. Cidden, o kadar uzun süre ne ile oynardık, ne yapardık şimdi hiç anlamıyorum. Transformers, GI Joe, Action Man, şirinler, Batman, Superman whatever. Hani senaryo falan yazar savaştırır mıydık artık?

Daha ileriye gidince Lego, K’nex, puzzle falan aslında hala zevkli şeyler. Uzun zamandır oynamıyor olsam da hala anlıyorum. 

Yine de eğlencenin o zamanlar bizim için şu aşağıdaki resimdeki gibi tanımlanan bir şey olduğunu düşününce o günlerde niye korktuğuma siz de hak vereceksiniz.
Sanırım burara starwars yapmışız. Sağdaki benim, soldaki Burak, öndeki de Ayşenaz. Ayşenaz bence tam Yoda. Başka bir ihtimal aradım, bulamadım…

2- Motor fonksiyonlarımız asla yeterince gelişmeyecek.

Tabi, öncelikle psikoloji, tıp, biyoloji falan gibi bir bölüm de okumadığım düşünülürse motor fonksiyonların ne olduğunu öğrenmem 20 yaşımı biraz geçmemin ardından gerçekleşti. Ama küçükken korktuğum şeyin adı tam olarak buymuş.

Hani şimdi ergenlik öncesinde motor fonksiyonlar oturuyor, koşmaya futbol oynamaya falan başlayabiliyoruz. Biraz zorlayınca gitar falan da çalınıyor. 5-6 yaşında bateri solosu atan manyaklar da var.

Ancak benim korkum, özellikle araba kullanmak gibi böyle güç ayarlamalı işleri yapamayacağım yönündeydi.

Babama birkaç kere sormuştum hatta, “Baba ben ayağımın gücünü ayarlayamıyorum, nasıl araba süreceğim ben” diye. O da bana ayarlarsın, büyüdüğünde oturuyor o demişti. Hah demiştim, tamam demiştim. Yine de içimde büyük bir korku vardı. Yani bi şöyle araba sürmeye çalışmadım.

3- 2000 yılında öleceğim

Yani şimdi düşünmesi bile komik, neden korktuğumun bir açıklaması bile yok. Zaten kimseye de söylememiştim.

Peki neden böyle düşünüyordum? Nedeni basit. Yanlışlama yerine doğrulama metodolojisini kullanıyordum. Yani düşüncemin ne kadar saçma olduğunu ortaya çıkartmaya çalışmaktansa düşüncemi destekleyecek şeyleri arıyordum.

Hani ne dediğimi biraz daha açmaya çalışırsam, bugünkü bütün fundamentalist tayfanın yaptığını kendi kendime yapıyordum.

Oluyordu da. Baya inanıyordum.

Neyse, bu kısıma benimle aynı şekilde düşünen bu muhteşem grubun şarkısı ile son vereyim. Sağlıklıca…

Oct 29

Neden Koşuyoruz?

Koşmayı çok seviyoruz. Şu anda sevmiyorsanız bile, insanları ve duyguları biraz biliyorsam şunu söyleyebilirim ki, koşmayı herkes sevebilir.

Hiç olmazsa şurası kesin ki, bir çok insan koşuyor.

Peki neden? Koşmanı neyini bu kadar çok seviyoruz. Niye koşuyoruz?

Forrest Gump: Hakkaten, neden koşuyorum ki ben?

Bir sorunun bir tane cevabı olmadığı kesin. O yüzden değişik cevapları toparlamamız lazım. Benden bugün size 3 cevap geliyor. Seçin, beğenin, alın.

1- Koşmayı seviyoruz çünkü, evrimsel olarak koştuğumuz zaman kendimizi iyi hissediyoruz.

Şimdi Afrika’dasın. Maymunlar arasında kendini geliştirmeye çalışan bir maymunsun. Hem etobur hem otobur (omnivore) bir canlısın, ama sonuçta protein lazım. Afrika’da tabi protein bulmak sıkıntı… O yüzden avlanman lazım.

Avlanmak için de koşmak lazım. Hani 2-3 milyon yıllık insan evrimi bu şekilde şekilleniyor. Yani avlanmak ve koşmak bize ait, içimize işlemiş duygular. Eti sevdiğimiz, şekeri sevdiğimiz, sevişmeyi sevdiğimiz, uyumayı sevdiğimiz,insanlarla konuşmayı sevdiğimiz gibi koşmayı da seviyoruz.

Seviyoruz ve yapıyoruz. Bize ait olanı sahipleniyoruz.

Ben senin babanın babasını tanırdım?!

Ben senin babanın babasını tanırdım?!

2- Koşmayı seviyoruz çünkü kafamızı boşaltıyor.

Hani şimdi diyeceksiniz, koşarken bunlar aklına gelmiş, yazıyorsun işte, ne biçim kafa boşaltması bu? Öncelikle, haklısınız. Koşarken insanın aklına inanılmaz şeyler geliyor. Ama öyle şeyler de gelmiyor?!

Ancak koşmanın güzelliklerinden bir tanesi, kafayı boşaltmak için kullanılabilecek muhteşem bir araç olması.

Bir takım sporu esnasında oyuna konsantre olmalısınız. Zihinsel olarak başka bir yerde olamazsınız.

Kayak, bisiklet, paten gibi sporlarda nispetten biraz daha özgür olduğumuz doğru. Ancak yine de, yola falan bakmanız gerekecektir. Hani bayır aşağı dalarken veya trafiğin ortasında giderken yine bir konsantrasyon seviyesinde durmanız gerekir.

Ancak koşmak, yürümek, yüzmek gibi sporlarda kendinizi tamamen spora verebilirsiniz. Önemli bir şey, koşarken (ve yüzerken) çok sağlam bir tempoya ulaşıyoruz. Bu bakımdan, koşmak yürümekten falan çok farklı.

3- Koşuyoruz çünkü “it’s a challange”.

Aynı evrimsel nedenlerden dolayı rekabeti seviyoruz. Rekabetin en temizi de kendimizle yaptığımız. 

Koşarken her seferinde bir adım daha atmak bile yeterince çekici bir hedef olabilir. Tabi bu uzun sürede sonuçları çok güzel görülebilen bir hale geliyor.

İlk koşmaya 10 sene falan önce başladım. 100 metre bile koşamıyordum. Abartısız. Ama o 100 metrenin nasıl katlanarak arttığını görmek, o süreci izlemek, gerçekten motive ediciydi. Hala da böyle motive ediyorum kendimi…

Başarmak, en kuvvetli motivasyonlardan birisi değil mi?

Bu 3 nedeni okuduğunuza göre, kendi nedenlerinizi bulmanızın vakti geldi arkadaşlar. O yüzden, size iyi bir koşu diliyorum. Nerede koşarsanız koşun, kendisine konsantre olun. Değiyor…

Oct 14

Hayvanların efendisi!?

Bir laf vardır, ne öğrendiysem anaokulunda öğrendim diye.

Bana büyük oranda uyuyor demek isterim. Pek bir şey öğrenmedim çünkü. Öğrendiklerimin büyük bir kısmı aslında “bildiğim”, o sırada hatırlamakta olduğum şeylerdi diyerek zaman zaman ukelalık bile yapıyorum. Hani Sokrates de aynısını söylemişti, o yüzden lütfen bu konuda çok üzerime gelmeyin.

Ama diğer yandan, bir kitap var ki, bana çok şey kattı. Hatırlamak ise, baya bir şeyi “hatırlattı”.

Tüfek, Mikrop ve Çelik. (Guns, Germs and Steel)


(Caps or it didn’t happen)

Şimdi size deterministik antropoloji ile ilgili olan ve çeşitli konularda bizleri aydınlatan bu muhteşem kitabı anlatmayacağım. Ama içinden bir anektodla geleceğim. Paraphrase yapıyorum, kusuruma bakmayın.

İnsanların, sürü halinde dolaşan ve liderleri olan hayvanları evcilleştirmesi diğerlerine göre çok daha kolay oldu. Çünkü sürünün liderini evcilleştirdikleri zaman sürünün geri kalanı da otomatik olarak lideri izledikleri için evcilleşmiş oldu.

İşte bunu, bugün sabah, kurban pazarı olarak faaliyet gösteren Carrefour’un içinden geçerken düşündüm.

Düşündüm. Hakikaten dedim.

Biz şimdi bu hayvanların efendisi miyiz!? 

Oct 13

BİR DEMOKRASİ SANCISI: FİRE BİZDEN DEĞİL

Siyaset hakkında yazmayı çok sevmiyorum. Özellikle burada. Ama burada yazdığım siyasetle değil, demokrasi ile ilgili.

Türkiye’de demokrasinin tarihi çok yeni. Aslında, Dünya’da demokrasi çok yeni. Hatta, insan çok yeni…

Bu yüzden, kavramları çorba yapmada baya başarılıyız.


At the end of the day, it is all about…

Mesela, bir milletvekili seçiminin ardından, hükümet kurmaya sıra geldiğinde, bir partinin karşı partinin milletvekillerini bakanlık vererek kendi partisine dahil etmesi ne kadar “demokratik” bir davranıştır? “Bakanlık” gibi, yetkinliğin ve yöneticilik vasıflarının inanılmaz önemli olduğu bir pozisyon, hükümet kurabilmek için böyle kullanılabilir mi? Güneş Motel Olayı diye tarihimizde yer bulmuş bu muhteşem olay ile ilgili daha fazla bilgiyi tabi ki de wikipedia’dan alabilirsiniz.

İşte bu soruyu hala arada sırada kendime sorarken, bir teklifin üzerinden daha parti başkanlarının “fire” diye bahsettiğini görmek, olayın siyasetle değil, demokrasi anlayışıyla ilgili olduğunu bana bir kere daha hatırlattı. Bir parti başkanı, sanki partisinin bütün milletvekillerinin, bu milletvekilleri “milletin” değil “kendisinin” vekilleriymiş gibi, kendisi gibi düşünmekte olduğunu söylüyor. Hatta bununla yetinmiyor, hepsinin kendisiyle aynı şeyi söylediğine o kadar emin ki, ben “fire” vermem diyor.

Bahçeli: Fire Bizden Değil

Yani, diyecek çok şey var. Ama basit bir yerden başlayalım. Biz çok fire vermişiz. Vermeye de devam ediyoruz.